Düşüncelerimin yakan sıcaklığında ,Kendimi Klavyenin Buz gibi Tuşlarına Bırakıyorum.Ateş ve Suyun Dostluklarına inanarak...
5 Temmuz 2013 Cuma
Anlatabilsem şimdi !Oluruna Bırak ...
Anlatabilsem şimdi...
Belki de daha sonra ...
yada asla...
Her zaman ki gibi...
" asla " da kalmasam...
Kafamda ki düşünceleri
Evet ...
Parmaklayıp kusar gibi
K u s a b i l s e m...
B o ğ u l m a s a m...
Ya da boğmasan artık!
Dünya sende sussan...
Sessiz sinema oynasak...
Ben köşeye geçsem
O t u r s a m....
Sen bana tacımı sunsan...
Kalbim ayaklarında kalmasa
Beynimin krampı olmasan
Ya da "hiç" olmasan artık!
Basit bir cümle olsa her şey
Ben söylemeden
Kaybolsan...
Kaybolsam...
Kaybolsak...
Karanlıkta...
h@ceRdonmez_kl@vye.2009.Aralık
KUŞLAR BULUTLARA BAKARSA
" yalın ayak bana koşarken,düştü ceplerinden bulutların mavisi "
sahi bulutlar hala geçiyor mu gözlerinden merak ediyorum....
Öyle ki gökten zembille harfler düşüyor bu gün ;Yaşıyorum , yaşadıkça beynim de ağırlaşan bir bavulla .
Bazı şeyler yolunda aslında .
Mesela ,yeşil erikler yavaştan kızarmaya başladı ,
Kirazlarsa sallanmaya başlayacak dallarda ...
Yine de bir tür rahatlık gelmiyor bana .
Harfler kuşlar yemesin diye başlarını eğmişler sayfalara
Kısa boylu anka kuşu " söz uçar yazı kalır " demiş .
Ben payıma düşeni yapmışım :
Tahtadan tek bir " Y " harfi için
Ufak ufak dönüyorum kendi etrafımda
Kuşları hedef almamak için .
14 Ekim 2012 Pazar
7 Temmuz 2012 Cumartesi
DUYURU
17 Ağustos 2009 Pazartesi
mor bir serüven
Bu işte bir hikmet var dedim kendimce …Aklımda şu şarkı :
akşam oldu penceremde
yorgun rüzgar esiyor geçiyor
….imgelemden imgeleme akan sözlere sahip bu şarkı ,benim vakur zeka düzeyim ile , imgelemleri çözmeye çalışıyorum … Mesela ;akşam oldu penceremde ,yorgun rüzgar esiyor geçiyor renkler suskun bölümünde ,akşamın olmasından ötürü,rüzgarın yorgun olduğunu anlıyorum.Rüzgarda bir insan hep es, hep es nereye kadar ? Lakin renklerin susması hayra alamet değil .Maazallah deprem sessizliği…
Devam edeyim;Bir masum mor menekşe ağlıyor mu ne ?
Bu rengin, psikolojik ,sağlık, aşk, tarz , eşya etkileri …kısaca hayatımız üzerinde ki etkilerini araştırdım…
Ve sizinle şu yazıyı paylaşmakta yarar görüyorum : “ Prof.Dr.Ahmet Maranki renklerin etkisinin insan yaşamında çok önem taşıdığını açıkladı.Evrende var olan her şeyin bir rengi vardır.Denizin mavisi,güneşin türlü sarı ve kızıl tonları insanın görüp algılayabildiği renkler.Algılayabildiği diyorum,çünkü insan;sıfırla sonsuz sayı arasındaki renk skalasından ancak kırmızı ve mor arasındaki renkleri görür.Renkler,insan hayatını ve duygularını önemli derecede etkiler.Hatta çeşitli hastalıkları tedavi edici bir yöntem olarak da eski çağlardan beri kullanılır.Tıbbın babası olan Yunan Hekim Hipokrat "Yaratılış Doktrini" adlı eserinde;bir hastaya teşhis konulurken,onun saçının ve teninin rengine,gözlerine,kulak yapısına ve hatta idrarındaki renk farklılıklarına bakarak,olabilecek hastalıklardan haber vermiştir.Yine tıbbın otoritesi İbni Sina ,"Tıbbın Esasları " eserinde;mavi rengin teskin edici olup kan dolaşımını yavaşlattığını,kırmızı rengin ise cinsellik ve üremeyi arttırıp dolaşımı hızlandırdığını belirtmiştir.Günümüzde yapılan bilimsel araştırmalar da göstermiştir ki;renkler merkezi sinir sistemine,olumlu ya da olumsuz duygu uyandıran enerji yaymaktadırlar.” – gazete yazısı-
İlkel Zamanlar da insanlar ,doğa da ender bulunan bu rengi elde etmek için , bazı deniz kabuklarını kullanarak , oldukça zor çalışmalar yapmışlar ve mor rengi elde etmişler... Bazı insanlar da mor rengi, gösterişli havasından dolayı dekorasyon da kullanmayı sevmiş. Bazı insanlar da moru suni bir renk olarak algılamış. Hatta nevrotik duyguları açığa çıkardığı ve bilinç altında insanları korkuttuğu da tespit edilmiş.Birçok intihar vakasında bu tür insanların eşyalarının mor olduğunu söylemeden de geçmeyelim. Yani tam oturma odanızı mor aksesuarlarla bezemeden önce bir düşünmenizde fayda var!.1998 yılında Ataköy’de çatıdan atlayarak intihar eden çocuğun şizofren olduğu öğrenilmiş. İntihar resminde, yerdeki ajandadan, bir kenara savrulmuş çakmağa kadar her şey mor... Çocuğun tırnakları dahi mora boyanmış. İntihar edenlerin çoğunun da beğendiği bir renk olduğu yapılan araştırmalar sonucunda saptanmış. En sevdiğiniz renk mor ise, kişiliğinizin temelinde ruhsallık yer alıyor demek imiş. Gizemli olaylar ilgi alanınıza giriyor demek… Matem ve hüzün kadar, sakinleştirici ve yatıştırıcıdır da MOR ; Meditasyon gibi ruhsal faaliyetlerde olumlu etkiler meydana getirirken,sihir ve büyü arayan renk olarak ta karşınıza çıkacağı olasılığı oldukça fazla …Ergenlik öncesi çocukların da genel olarak tercih ettiği renkte Mormuş. Kendine güven ve özgürlük duygularını harekete geçiren,yaratıcı ve ruhsal özellikler taşıdığından da ilahi bir renk… Ve sanatın rengi…
Eğer renklerin arasında bir asalet sıralaması yapılsaydı, mor ve tonları kesinlikle en üst noktada olurmuş… Mor, bilgeliği, sempatiyi, onuru ve asaleti simgelerken ;eski çağlardan beri de ihtişam ve lüksün son basamağı olarak düşünülmüş. Tarih kitaplarının anlattığına göre, yüksek sınıflar, saray mensupları ve kraliyet aileleri illa mor giyerlermiş. Aşk rengi mor olanların ise ; asilliği ve fazileti ön plana çıkaran, hayal dünyası zengin, sanata düşkün bir yapıları varmış Mor rengi sevenler aşkta ruh ikizlerini ararlarmış…
Yine kendime bir şeyler çıkartmaya çalıştım yaaa…Kendimce işte …
Bu arada yorumlar da bildiğim bir hikayeyi yazacağım ….Okumanızı tavsiye ederim… Kendimce…
15 Ağustos 2009 Cumartesi
martılar ne renkti ???
Martılar ne renkti?Rüzgârla dans ederken
Gözlerimin dalıp gittiği noktada
Benden kopup giderken…
Ne varsa sana aitDurmuş bekliyordum
Deniz ne renkti ?
Ya gökyüzü…
Martıların kanatlarıyla ,
Gözlerinin hayaline sarılmak isterken
Kabaran dalgalar kadar hırçındı yüreğim
Kayıp giderken avuçlarımdan
Senin varlığın,
Özleminle biraz daha büyürken
Bense gömülüyordum biraz daha
O anda martılara takılıyor, gözlerim
Denizin rengi ,gökyüzü
Benimse halsizliğim
Birbirine karışıyorduMartlılar m a v i
Martılar m a v i bugün
Onlarla uçacak halim bile yok bugün
Yorgunum …
Çünkü senden kalan bir şeyler var bende
Yılların kederi ...
Rüyalarımın gizemi
Özlemeyi unuttum,sen bana umuttun,
Gölgesinde uyuduğum beyaz bir buluttun.
h@CeR dönmez Heeey Martılar !!!
13 Ağustos 2009 Perşembe
kimin söze ihtiyacı var ki...

Sevgiyle Kalın...Hayata Gülen Gözlerle Bakın...
5 Ağustos 2009 Çarşamba
aaa anne denize bak!

Başka şehirler de görüp imrendiğiniz sahillerden birine sahip değilseniz, o zaman buyurun siz de ESKİŞEHİR ' e … uçsuz bucaksız, tropik bir plaja …
Porsuk nehrinin her yanından geçişimizde oğlum derdi ki " anne denize bak! " nihayet o günler de gerçek oldu bak Onur J… Onu hep uyarır , oğlum şurada ki denize gittik ya, deniz şöyle olur , böyle olur.Burası şehrin içinden akan bir çay,ırmak,baraj suyu…vs. her defasında bir açıklama…Nerden bileyim bir gün bu tezimin çürütüleceğini.
Bu akşam haberlerde izledik .Biz şehirde yokken açılışı gerçekleşmiş .Oysa biz de o tarihler de Altınoluk kumsalında; Dinlendirici , konforlu ve davetkar plajda tatil yapma çabasında idik.Kumsal deyince aklıma sadelik,doğallık,derinlik,derin sessizlik,buram buram deniz kokusu ve deniz kabukları gelir.Henüz görmedik bu plajı ,ancak oğlumun da benim de göz bebekleri büyüdü haberi duyunca. Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen, büyük adamsınız gerçekten.Şehriniz de ki insanların neye ihtiyacı olduğunu bilen birisi olarak ;Bozkırın ortasında ki bu plaj ve açık yüzme havuzunu sisteme geçirmek…Türkiye'de benzeri olmayan, dünyada da benzerini seyrek rastlanan ve en önemlisi şehir hayatının yarattığı kaosu ortadan kaldırmak amacı ile ilhamını parlak ve yoğun güneş ışığından alan size hizmetlerinizden dolayı bu şehir neler söylese az .
Tabii ki Akdeniz ve Ege sahilleri gibi olamasa da o havanın ortak özelliklerini oluşturmak; kum, balık , belki de martı figürleri… Sahilin ve kum plajın tüm kabuklu deniz hayvanları… Hasır aksesuarlar, ahşap açık renkli şezlonglar …Parlak ve yoğun güneş…
Hürriyet'in haberine göre; Büyükşehir Belediyesi'nin Eskişehir Otogarı karşındaki Porsuk Çayı kayısında 300 dönümlük alana yaptırdığı Kent Park içerisindeki yapay plaj ile olimpik açık yüzme havuzunun açılışı nedeniyle tören düzenlendi.Törende konuşan Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı DSP'li Yılmaz Büyükerşen, daha önce Porsuk Çayı'nın Eskişehir'in en büyük problemlerinden biri olduğunu belirterek şunları söyledi:"Porsuk Çayı çirkin görüntüsüyle, rahatsız edici kokusuyla şehri yönetenlerin de büyük derdiydi. Porsuk'tan kurtulmak isteyenler vardı. Üstünü betonla kapatıp hafif raylı sistemi Porsuk'un üzerinden geçirmeyi hayal edenler bile vardı. Biz Porsuk'a kısa sürede hayat verdik. Porsuk, Eskişehir'in en önemli kıymeti olarak hak ettiği görünümü kazandı. Porsuk'u ıslah ettik, onu güzelleştirdik. Porsuk Eskişehir'in kıymetini artırdı. Bize akın akın ziyaretçi kazandırdı. Bozkırın ortasındaki bu plaj ve bu açık yüzme havuzu Türkiye'de benzeri olmayan, dünyada da benzerine seyrek rastlanan tesislerdir."
Yapılan konuşmaların ardından da Anadolu Üniversitesi ve Sarar Spor Kulübü yüzme takımlarında yer alan 10- 12 yaş arası 75 sporcu arasında olimpik açık yüzme havuzunda yarış düzenlendi Açılış törenine katılan kızlı-erkekli onlarca çocuk da plajda yüzerek, kurulan şezlonglarda güneşlendi Çocuklar Eskişehir'e plaj kurulduğu için çok mutlu olduklarını söyledi.
Böylece , Türkiye'nin ilk yapay plajı Eskişehir'de . 350 metrelik plajda 15 soyunma kabini ile 150 şezlong bulunuyor.Hayırlı olsun derken , yazımın sonunu getirmeden önce internette de bir gezindim.Bu habere halkın yanıtı ne olmuştu acaba? Kimileri " babanın parasıyla mı yaptın başkan? " , " dikkat edin Eskişehirliler boğulmayınnnn!!! " , " Helal Olsun hocam , Eskişehir' e denizi de getirdin …" ,hele birileri ne yazmış ; "Be adam yüzme havuzu yap eyvallah.Eskişehir gibi kıraç bir bölge şehrinde o tırışka plajın suyu seli,temiz tutulması vs. bunların maliyeti nedir? Resimlere bakın yüzme havuzundaki suyla bu Miami Beach 'in !!! suyunu mukayese edin ne dediğimi anlarsınız.Herşey bitti iş deniz getirmeye mi kaldı ??? Bir şehircilik uzmanı görse şu garabete güler be.Çekemeyen AKP liler diyenlere: Eğer bu dangalaklığı bir AKP'li belediye yapsa açıp telefonu bir güzel kalaylardım.Aman salmayın tepe tepe kullanın başkanınızı… " Bence bu tip insanlara iyilik yaramıyor …Başkan dediğinin vizyonu olmalı adam pis kokusundan geçilmeyen porsuk çayını cennete çeviriyor başka bir başkan şehrinde ki barajı çöplüğe çeviriyor…Unutmasınlar insanların en hayırlısı insana en iyi hizmet edenidir, başkanın fikri değil bizim için hizmetidir. Bu arada " aynısını biz de istiyoruz !.. " diyenler de var… Bu arada çoğu kişi de siyasetten , üniversitelerden, konu ile yakından , uzaktan alakası olmayan konulardan bahsetmiş. Bu konu uzar gider tabii ki , henüz ben gidip görmedim yapılan hizmeti . Yaz çıkmadan görmek isterim , özellikle oğlum Onur için.Onları o plaja götüreceğim en kısa sürede umarım…
Evet 04.Ağustos .2009 dayanamadık, en kısa süre demiştik…Okul arkadaşımıza da haber vererek , bu gün gittik,Eskişehir' in kumsalına,plajına , denizine …Güzel bir geçirdik,benim bu yazımı zaten orayı görmeden yayınlamam doğru olmazdı , kendimce fikrim…Gitmeliyim, orada ki atmosferi bir koklamalıyım dimi ama…Çocuklar mutlu en önemlisi de bu bence…Su bulanık, doğru .Sebebini sordum orada ki görevliye ," zemininde ki kumdan ötürü , bulanık ." dedi. Evet o kum biraz daha özel olabilirdi , en azından yıkanabilirdi, ( 'eleme -yıkama işlemi' , çalıştığım inşaat firmasından hatırlıyorum ) . Bu arada yüzme havuzlarından yararlanamadık, üye olmamız , aylık kayıt yaptırmamız, form doldurmamız,… vs. gibi formalitelerin olduğu söylendi. Evet , denizin suyu da , yüzme havuzların ki gibi olabilirdi.
Fazla uzatmadan, gittik, gördük, yararlandık, gezdik, beğendik diyelim… Ve bütün hizmette emeği geçenlere de teşekkür edelim…
1 Ağustos 2009 Cumartesi
Hayat denen oyunda

31 Temmuz 2009 Cuma
Yaşa...

30 Temmuz 2009 Perşembe
yak gel
28 Temmuz 2009 Salı
k e n d i m c e

6 Mayıs 2009 Çarşamba
3 Mayıs 2009 Pazar
çok şey yaşamak...
Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Asırlar asırlar önce “ İnsan, insanın kurdudur,” diyen Romalı oyun yazarı, ya bugünleri o zamandan görebilmişdi.Ya da insanoğlu o çağlarda da, aslında her çağda olduğu gibi, şimdiki hemcinslerinden farksızmış. Bana göre, doğru eğitimden geçmemiş insan, tüm zamanlarda aynı. Öyleyse doğru eğitimden kasıt ne? Fiziksel yönden insan sınıfında yer alan yaratığı, gerçekten “insan” olmaya götüren süreç....
Hintli filozof Satya Sai Baba’nın eğitim konusundaki sözleri bu görüşe büyük yol gösteriyor. Düşünür şöyle demiş: “Eğitim nasıl yaşanacağına ilişkin olmalıdır, nasıl para kazanılacağına ilişkin değil. Bilgi bilgeliğe dönüştürülmedikçe ve bilgelik de karakterde ifade bulmadıkça, eğitim boşa giden bir süreç olur. Eğitim bu dönüştürme yeteneğini sağladığında hayat da huzurlu, mutlu ve karşılıklı yardımlaşma ve işbirliği ile dolu bir hale gelir.” Peki bugün geçerli olan geleneksel eğitim bu sonucu neden vermiyor? Yani, eğitim paranın nasıl kazanılacağını değil, hayatın nasıl yaşanacağını neden öğretemiyor insanlara ?
Paranın, şöhretin ve gücün öne çıktığı, insanî değerlerin geri plâna atıldığı günümüzde, Hintli bilge Krishnamurti bunu şöyle yanıtlıyor:
Evet çok haklı ...Bence, bireyci Batı eğitimi kişiyi, gerçek mutluluğun kendini tatmine yönelik olduğuna yönlendirir veya inandırır. Dozunda olan rekabetin, daha iyi, daha başarılı olmanın önemli itici güçlerinden olmasına rağmen, aşırı rekabetçiliğin, hasta bir ruh hali ve kişilikteki bazı yetersizliklerin doyumuna yönelik olduğunu da gözden kaçırtıyor . Tüketici ve rekabetçi sistem, insanların “ait olma” duygusunu törpülüyor, duygusal beslenme kanallarını tıkıyor. Buna karşılık, “sahip olma” duygusunu kökleştiriyor. Kendisine rekabetçi bakış benimsetilen birey, bitmez tükenmez bir yarış içinde olması gerektiğini düşünerek, sahip oldukları yeterli hatta gereğinden fazla bile olsa, tatminsiz kalıp hep daha çoğunu ister. Adeta bu yolla hayatta bilincine varamadığından ıskaladığı bazı manevî haz ve zenginlikleri, elde ettiği maddelerle dengeleme peşindedir. Parayla satın alınabilecek şeylere sahip olmayı istemekte yanlışlık yok, bunlar keyifli şeyler. Yeter ki parayla satın alınamayacak çok şey o arada kaybolmasın. Ayrıca, hep kendi çıkarına çalışmak, toplumun çıkarlarından çalmaktır. Şunu da biliyoruz; dışarıdan bakıldığında inanılmaz başarılar kazanmış nice kişi, maalesef, içsel açlıkla, kişisel bütünlük eksikliğiyle ve başkalarıyla sağlıklı, geliştirici ilişkilerden yoksunlukla boğuşmaktalar.
Hayata asırlardan beri ya temelden;ilkeli ve bütünlük içinde ,tutarlılıkla yaklaşılır.Ya da daha yüzeysel; öze değil görüntüye yönelik, güncel kullanımıyla, işbitirici, rüzgârına göre yelken açan, yaklaşım benimsenir.
Yanlış anlaşılmayı önlemek için vurgulamak gerekir ki, Kişilik Etiğinin, kişiliğin geliştirilmesi, iletişim hüneri eğitimi, etki yapabilme stratejileri öğrenimi ve olumlu bakış açısı yaklaşımı gibi unsurlarının yararlı olmadığı , hatta bazen başarıda önemli olmadığı söylenemez. Yanlış olan, bunları ikincil yerine birincil nitelik saymak. Başarıda karakter temel etkendir, kişilik ise kolaylaştırıcı veya katalizördür. Bunu görmezsek, bizim yükselttiğimiz binayı önceki nesillerin attığı temelin ayakta tuttuğunu unuturuz. Bunun yanında, mümkündür ki ekmediklerimizin hasadını ala ala, ekmenin gereğini de gözden kaçırırız.
Kişiliklerimiz kusur, ikiyüzlülük ve samimiyetsizlik taşırken, insanları etkileme strateji ve taktiklerini kullanarak arzularımızı gerçekleştirebilsek bile, uzun vadede başarılar sürmez. Yapaylık kaçınılmaz olarak güvensizlik yaratınca, profesyonel insan ilişkileri yöntemleri de manipüle edici olarak algılanır. Başarıya, mutluluğa, karakter gücü yerine kişilik özellikleriyle, yani temelle değil teknik kullanarak erişmeyi seçmek, okul hayatı boyunca son dakikada ders çalışarak sınavları geçmek isteme çabasına benzer:))) Bazı sınavlardan geçilse bile, her gün çalışıp bedelini ödemeden, konulara hâkim, iyi eğitilmiş bir beyine sahip olunabilir mi? İnsan ve toplum da birer organik sistem olduğuna göre, zamanında gereken emek verilmeden olumlu, kalıcı sonuç alınamayacağını, yine organik bir sistem olan çiftlik analojisinde görelim. İlkbaharda tohum ekip, gübreleyip, sulamadan, yazı oyunla geçirerek, güzdeki hasatta son günlerin çabasıyla ürün elde etmek mümkün mü? İnsan ilişkileri de hasat yasasına bağlı doğal sistemler olduğuna göre külfet-nimet ikilisi burada da geçerli. Bir defalık veya kısa süreli insan etkileşimlerinde Kişilik Etiğini kullanarak durumu idare edebilir ve sevimlilikle, kurnazlıkla, olduğumuzdan farklı görünerek sonuç alabiliriz. Ama sadece ikincil özelliklerin uzun erimli durumlarda sürekli bir değeri olamaz. Neticede, köklü bir dürüstlük, temel bir karakter gücü yoksa, hayatın zor dönemlerinde, gerçek güdüler yüzeye çıkar ve kısa vadeli kazanımlar, insan ilişkilerinde yetersizliğe, başarısızlığa dönüşür.
Bu yaşıma kadar yeterince kötülüğe şahit oldum, duydum ya da okudum. Yine de, ruhsal sorun ve hastalıkları olanlar hariç, insanların zevk alarak kötülük ettiklerine, zarar verdiklerine inanmıyorum. Gerçekten ;kötülerin bile derinlerinde bir yerde yaptıklarından rahatsız olduğunu, suçluluk duyup ruhlarının ızdırap çektiğini, böyle yükler taşımaktan, bilinçli veya bilinçsiz, huzursuz olduklarını sanıyorum. Sebep oldukları kötülüklerin, insanların gerçek anlamda aydınlanmamış, farkındalıktan pay almamış olmalarından kaynaklandığını düşünüyorum. İnsanlara bunları kazandırmanın en iyi yolu, onların eğitilmesidir. Burada “eğitim” terimini, okuldaki öğretim ile aile ve toplumdaki eğitimi de kapsayan bir paket terim anlamında kullandığımı belirtmek isterim.
Çocuklar karakter kirlenmesine önce ailede başlıyorlar. Aile fertleri gibi birbirlerine en yakın, en sıcak olması gerekenlerin hoşgörüsüz, suçlayıcı, ters, zedeleyici, cezalandırıcı, sevgisiz hatta düşmanca davranışları, sözleri, bu taze ruhlarda hayatın ne olduğu, nasıl yaşanılacağı konusunda yanlış fikirler verip onlara hayat koşusunda “hatalı çıkış” yaptırıyor. Demek ki küçüklerin yaşam hakkında olumsuz izlenim yerine olumlu izlenimlerle yola çıkmalarını sağlamak, büyükler için en az çocuklarına yiyecek, giyecek gibi maddî gereksinimleri temin etmek kadar önemli. Verilen ruhsal gıdanın azlığı ve saf olmayışı, o taze beyinlerde ömür boyu giderilmesi çok zor olan berelenmeler yapıyor. Küçükken yeterli olmayan maddî gereksinimler ilerideki yıllarda tatmin edilebilir ama, ruhsal gıdaların yetersizliği kişiyi hayatı boyunca duygusal doyumsuzluğa mahkûm ediyor. Doğru eğitim bu nedenle ailede başlamalı.
Biz küçükken hayatın ne olduğunu, nasıl yaşanılacağını bize anlatmıyor, öğretmiyor yakınlarımız. Bunun çeşitli sebepleri olabilir. Mesela; kendileri de bilmediğinden veya bu konuda kafa yormadıklarından. Velhasıl “Zaten doğru yaşamıyoruz, bir de uygulamadığınız şeyleri yaparmış gibi anlatarak sahteciliğimizi katmerleştirmeyelim” düşüncesinden... Hatta “Yaptığım yamuklukların tersi olan düzgün şeyleri dile getirerek onlarla yüzleşmek zorunda kalmazsam, yanlışlarımı kendimden bile saklamak kolaylaşır. Halbuki, hem yamuk yapıp hem aksini savunursam, bölünmüş bir kişiliğe, şizofrenik bir ruh yapısına düşme ihtimali var. Üstelik bu fani hayatta değer mi? Üzerinde fazla durma, unut gitsin, gözlerini kapat kendine.” gibi öz savunmasından bile kaynaklanıyor olabilir.
Çocuklarımıza doğru ve güzel olandan taviz vermemelerini, çünkü bir kez yanlışın ve çirkinliğin yoluna girilince o yolun nerede biteceğinin önceden kestirilemeyeceğini, kişisel gelişme eğitimlerinin bir parçası olarak anlatmak gerekir. Ancak muhakkak ki bunda inandırıcı olmak için, ana-babaların, öğretmenlerin, büyüklerin, verdikleri vaazla yaptıkları şeylerin aynı olması lâzım. Zira çocuklar, gençler çok iyi gözlemci. Yüzümüze vurmasalar dahi bize notlarını veriyorlar. Bence bu yolla onların gözünde güvenilirliğimizi, saygınlığımızı kaybetmemizden daha da kötüsü, yaşamı bizden sonra sürdürecek, insanlığın gelecekteki yönünü belirleyecek nesillere kötü örnek olarak, insanlığın ileride yapacağı çirkinliklerin, yaşanılacak üzüntülerin tohumunu bugün kendi elimizle atıyor olmaktır.
Eğitimin en önemli amaçlarından biri, insanı sürekli sorular sormanın da ötesinde, doğru soruları soran kişi haline getirmesi ve öyle tutmasıdır. Aile ve toplumda yanlış izlenimler edinilmişse, kişinin soracağı sorular, ona doğruyu bulmakta yardım edecek nitelikte olmalıdır. Yani eğitim, insanı bilgiler değil, değerler konusunda donanımlı yapmayı amaçlamalıdır. Eğitim, gençlere geçmişin kahramanlarını öğretmekten ziyade, geleceğin mimarları olmalarını öğretmelidir. Eğitim, kötü niyetli, yanlış değer yargılarına sahip, ahlâktan nasibini alamamış fakat bilgi sahibi olmuş kişilere vasıta olmamalıdır. Çünkü cahil hırsız, vagondan tek bir şey çalmakla yetinirken, üniversite eğitimli hırsız bütün demiryolunu götürebilir. Üstelik onların yaptığı silâhsız soygun olduğu için, zaman zaman ceza sayılamayacak bir cezayla geçiştirilebiliyor.
İnsanların bir bölümü hayatı, kuralları olmayan bir oyun gibi görerek yaşar. Gerçekten de hiçbir kişi, hayatı şu kurallara uygun yaşayacağım diye herhangi bir sözleşme imzalamadığından, bazılarımız bu doğrultuda düşünmek ve davranmakta özgür hisseder kendini. Kuralları kendisi koymaya kalkar. Ne var ki, hayatın daha doğrusu varoluşun evrensel kuralları vardır. Tam olarak bağlı olmadığımızı sanmak yanılgısına düştüğümüz bu kurallar bize egemendir. Bazıları ise hayatı bir kumarmışçasına görüp;kimisi kaldırabileceği, kimisi ise kaldıramayacağı bahislere girer. Kendimizi ve çevremizdekileri ne kadar aldatırsak aldatalım, blöf yapıp zahiri görüntüyü ne denli farklı imiş gibi yutturursak yutturalım, gerçeği değiştiremiyoruz. Sadece belirli bir süre için değişmiş gibi sunabiliyoruz. Fakat ertesi sabah uyandığımızda gözlerimizi yine o saptırdığımızı sandığımız gerçeğe açıyoruz.
Hayat canlılara milyonlarda bir olasılıkla ve sınırlı bir süre için, sadece bir defalığına verilen bir şans. Kendini en iyi geliştiren, olabileceğinin en fazlasını olan, hissedebileceğinin en çok ve yoğununu hisseden, kendini bildik sahillere hapsetmeyip, merakla ve korkmadan engin denizlere açılabilen, hayatına anlam katabilen kişiler, Yaradan’ın lûtfettiği bu şansı iyi değerlendiren, hayatı ıskalamadan yaşayanlardır.
Eğitim sosyal bir kurumdur. Ama siyasetin, eğitim kurumunu bütünüyle serbest bırakması doğal olarak söz konusu olmamaktadır. Yani siyaset, amacına yönelik insan yetiştirmekten elinde olmaksızın doğası gereği geri duramaz. Siyaseti biçimleyen en önemli faktör ekonomi olduğu için, eğitim sisteminin, ekonominin istediği insan tipini yetiştirmeye yönelmesi kaçınılmaz olur. Oysa, “Nasıl bir eğitim?” sorusuna cevap aranırken önce şu iki temel sualin cevaplanması gerekir. 1.“İnsanoğlu nasıl bir dünyada iyi gelişir?”
Bu sorulara yanıt aramayan ve bulamayan bir eğitim sisteminin savunulması ve insana uygun değerler taşıması olası değildir. Çünkü insanoğlu yetenekleri doğrultusunda gelişmek üzere programlanmıştır. Bu doğrultu dışında mutlu olamaz. Hatta diyebiliriz ki, mutluluk, kişinin, yeteneklerine uygun olarak gelişip gelişmediğinin bir göstergesidir.
Tam yaşamaya gelince, bu kavramı, gelişmeden ayıramayacağımız gibi, doğadan da ayıramayız. Ömrümüz diyelim ki seksen yıldır ama sonuna geldiğimizde, biz onun ne kadarını yaşamış oluruz? Değerli olmak yerine önemli olmayı seçmişsek ve kendimizi doğanın ritminden koparmışsak, pek azını ....
“Doğanın da, dünyanın da kendine özgü ritimleri vardır. Devinimlerimizde o ritimle uyum içinde olmamız gerekir; aksi takdirde elde ettiğimiz şey, arzu ettiğimiz şey olmayacaktır.” Herbert von Karajan
11 Nisan 2009 Cumartesi
Kimdir Kadın ?

4 Mart 2009 Çarşamba
Unutmazsak yaşatırız
Yeni cep telefonuma eskisinin rehberini geçiriyordum dün akşam...10.Ekim.2008.Baktım, bazı isimlerin numaraları duruyor; kendileri yok...Bir deprem sonrasının hazin sınıf yoklaması gibi: YOK...YOK...YOK...Sanki mazinin kumsalına yazılmış isimler... Eninde sonunda geleceğini adımız gibi bildiğimiz halde hiç gelmez zannettiğimiz bir dalga geliyor ve yıllar yılı özene bezene sahile işlediğimiz o güzelim yazıları bir darbede siliyor. Kum gibi dağıtıp ummana sürüklüyor. Sonrası boşluk... Sonsuz bir boşluk... Sonsuz boşluk.........Yitik dostların, tanışların ekrandaki isimleri üzerinde geziniyor parmağım... "Sileyim mi" diye soruyor telefon... Başparmağın ucunda bir ömür... Can, bir tuş mesafesinde...
"Sil" komutuna elim varmıyor. ..."Sil"mek ihanet gibi geliyor. ....
Rehberim isim dolu... Kimi canlı, kimi ölü... "Sil"meye kıyılamamış nice isim, yaşayanlarla birlikte duruyor orada... "Yaşayanlar" dediğim, sırasını bekleyenler... Kim bilir hangisi, hangisinin ardı sıra... "Ha 3 gün önce, ha 5 gün sonra..." Kimi vakitli, kimi apansız, bir anda... Rasgele arıyorum yitenlerden birini... Gençten bir kadın sesi yanıtlıyor:
"Aradığınız numaraya şu an ulaşılamıyor." Gelecekte ulaşılması da mümkün görünmüyor. "Daha sonra tekrar deneyiniz" tavsiyesine gülüyorum. Denemeye söz veriyorum. Ölmüş de hafızadan silinmemiş dostlar, ölmeden silinenlerden daha uzun yaşıyor bu rehberde...
Hep merak ederim: Nereye gider bu bilgisayarların, cep telefonlarının posta kutularından silinen mesajlar, mektuplar, yazılar...
Onca harf, cümle, satır?.. Sanal âlemin görünmez kablolarına tutunup bir ekrandan yüreklere ulaşan haykırışlar, özlemle tuşlanmış, mesaj kutularında saklanmış aşklar... ne olur silinince?.. Uzay boşluğunda dağılır mı? Yoksa bir yerlerde saklanır mı? Bir gün yeniden toplanır mı? Silinmiş yazılar diyarında... Bir pişmanlık kurultayında...
Ya ölenler? Onlar hangi keşfedilmemiş ülkeye gider?.. Galiba hayattan kayıt sildirdikten sonra ilkin gelip sevenlerinin hafızasına kaydoluyorlar.
Bilgisayar gibi değil insan hafızası... Bir tuşluk "sil" komutuyla silmiyor sevdiğini... silemiyor.....Emir, ferman dinlemiyor. Hatıralara sarıp saklıyor orada... anıyor, yâd ediyor, "yaşatıyor".....Belki hiç unutmuyor ve yanına gidene dek orada koruyor. Belki -5-10 yıl sonra- bir gün "hafızası doluyor", onu silip yerine bir başka ismi yazıyor. İşte insan asıl o zaman "sil"iniyor.....(insan o kişinin yerine başkasını koyabilir mi sizce ?)Sözün özü, demem o ki; Unutmazsak yaşatırız!






